Doğan SÜSLÜ
e-mail:medyatikbakis@hotmail.
Bir ülkede televizyon ekranı kararabilir. Peki o ülkenin insanlarının gerçeği öğrenme hakkı da karartılabilir mi?
Türkiye, 14 Ekim sabahına Halk TV’nin İstanbul’daki merkezine düzenlenen polis operasyonu, kanala kayyım atanması ve yayın akışının durdurulması haberiyle uyandı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, operasyonun Cafer Mahiroğlu ile bağlantılı bir soruşturma kapsamında yürütüldüğünü ve 17 kişi hakkında gözaltı kararı verildiğini açıkladı. Ancak operasyonun, Ekrem İmamoğlu’nun savunmasının başlayacağı gün gerçekleşmesi, kamuoyunda zamanlamaya ilişkin ciddi soru işaretleri doğurdu.
Şimdi sorulması gereken soru şudur: Hukuki bir soruşturma yürütülürken, halkın haber alma hakkı nasıl korunacaktır? Adaletin gereği ile basın özgürlüğünün güvencesi neden karşı karşıya getirilmek zorunda kalsın?
Bir soruşturmanın varlığı, basın özgürlüğüne ilişkin kaygıları kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Aynı şekilde, bir medya kuruluşunun eleştirel yayın yapması da onu hukukun dışında tutmaz. Demokratik hukuk devletinin asıl sınavı, bu iki ilkeyi birlikte koruyabilmesidir.
Basın, iktidarın hoşuna gidenleri anlatmak mecburiyetiyle yükümlü olamaz. Medya, toplumun bilmesi gerekenleri anlatır. Basının temel görevi iktidarı memnun etmek olamaz. Gazetecilik; yönetenleri denetlemek, kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığını sorgulamak, yanlışları ortaya çıkarmak ve yurttaşların farklı görüşlere ulaşmasını sağlamaktır.
Bu nedenle basın özgürlüğü yalnızca gazetecilerin veya medya patronlarının meselesi olmaktan çıkmıştır.
*İddialar varsa araştırılmalıdır…
Asıl mesele, vatandaşın doğru bilgiye ulaşabilmesidir. Bir ülkede medya kuruluşlarının önemli bir bölümü iktidara yakın bir yayın çizgisi izliyorsa, geriye kalan eleştirel seslerin de baskı altında olduğu yönündeki algı toplumdaki güven duygusunu daha fazla zedeler. Çünkü demokrasi, yalnızca seçim günü sandık kurmaktan ibaret olmamalıdır. Demokrasi, seçimden önce de sonra da farklı düşüncelerin özgürce ifade edilebildiği, yönetenlerin sorgulanabildiği bir düzendir. İktidarlar eleştirilmekten hoşlanmayabilir. Ancak iktidarda olmanın sorumluluğu, eleştiriyi ortadan kaldırmak yerine eleştiriye cevap verebilmektir.
Bir hükümetin gücü, kendisini eleştiren kaç sesi susturabildiği olmamalı, kaç farklı sesin özgürce konuşmasına izin verebildiğiyle ölçülmelidir. Kayyım kararı yalnızca bir yönetim meselesi olmuyor.
Kayyım uygulaması, Türkiye’de son yıllarda özellikle belediyeler üzerinden yürütülen tartışmaların merkezinde yer alır oldu. Şimdi ise bir televizyon kanalının yönetiminin kayyıma devredilmesi, meselenin boyutunu medya özgürlüğü açısından da gündeme taşıyor. Elbette hiçbir şirket, hiçbir medya kuruluşu ve hiçbir yönetici hukuki denetimden muaf olamaz. İddialar varsa araştırılmalı, deliller incelenmeli ve suç sabit görülürse hukuk çerçevesinde gereği yapılmalıdır.
Fakat burada kritik bir ayrım söz konusudur. Bir kişi veya şirket hakkındaki iddiaların soruşturulması başka, toplumun haber alma kanallarının fiilen kapanması başkadır.
Soruşturmanın gerektirdiği tedbirlerin kapsamı, hukuki dayanağı, ölçülülüğü ve basın faaliyetlerine etkisi açık biçimde ortaya konulmalıdır. Hukuk devleti, yalnızca işlem yapma yetkisiyle ortada olmaz, o yetkinin sınırlarını gözetme sorumluluğuyla da meydanda olur.
Halk TV’ye yönelik operasyonun ardından yayın akışının durdurulması ve kanal çalışanlarının binaya girişinin engellendiğinin bildirilmesi, bu nedenle yalnızca şirket yönetimiyle ilgili bir gelişme olarak değerlendirilemez. Bu adımların gazetecilik faaliyetleri ve kamuoyunun bilgiye erişimi üzerindeki etkisi de sorgulanmalıdır.
İktidarın burada vermesi gereken cevap, eleştirileri küçümsemek veya soru işaretlerini görmezden gelmek yerine, kararların hukuki gerekçelerini şeffaf biçimde açıklamak ve basın özgürlüğünün korunması için gerekli güvenceleri sağlamaktır.
*Siyasi açıdan nasıl okunmalıdır?
İmamoğlu’nun savunması başlayacakken, operasyonun zamanlaması, tartışmanın en dikkat çekici boyutlarından biridir. Ekrem İmamoğlu’nun savunmasının başlayacağı gün Halk TV’nin yayınlarının durdurulması, kamuoyunda haklı olarak şu soruyu gündeme getirdi. Bu iki gelişmenin aynı güne denk gelmesi, siyasi açıdan nasıl okunmalıdır? Burada dikkatli olmak gerekir. Zamanlama tek başına siyasi talimat verildiğini veya belirli bir amacın kanıtlandığını göstermez. Böyle bir sonuca ulaşmak için somut deliller gerekir. Ancak zamanlamanın yarattığı kuşkuyu yok saymak da doğru olmaz.
Demokratik yönetimler yalnızca hukuka uygun hareket etmekle yetinmemeli, işlemlerinin kamuoyunda neden şüphe uyandırdığını da dikkate almalıdır. Özellikle siyaset, yargı ve medya ilişkilerinin yoğun biçimde tartışıldığı bir ülkede, böylesine önemli bir operasyonun gerekçeleri ve kapsamı konusunda açık bir iletişim kurulması hayati önem taşır. Çünkü güven, yalnızca kararların doğru olduğuna inanılmasıyla sınırlı olmaz, kararların adil ve tarafsız olduğunun görülebilmesiyle oluşur. Türkiye’nin ihtiyacı daha az ses yerine daha fazla güvendir.
Türkiye’nin ekonomik sorunları, hukuk sistemine ilişkin tartışmaları ve yatırım ortamına dair kaygıları birbirinden bağımsız asla düşünülemez. Yatırımcı yalnızca vergi oranlarına, iş gücü maliyetlerine veya pazarın büyüklüğüne bakmaz. Mülkiyet hakkının korunup korunmadığını, mahkemelerin öngörülebilirliğini, kuralların herkese eşit uygulanıp uygulanmadığını ve kurumların siyasi tartışmalardan ne ölçüde bağımsız hareket edebildiğini de değerlendirir.
*Basın özgürlüğü
Basın özgürlüğü de bu güven ortamının bir parçasıdır. Özgür medya, ekonomik ve siyasi risklerin görünür olmasını sağlar, yanlışların erkenden fark edilmesine ve kamu kaynaklarının daha iyi denetlenmesine katkıda bulunur.
Bir televizyon kanalına kayyım atanması tek başına yatırım kararlarının yönünü belirlemez. Ancak basın özgürlüğüne ilişkin kaygıların hukuk devleti ve kurumsal bağımsızlık tartışmalarıyla birleşmesi, ülkenin uluslararası itibarını ve öngörülebilirlik algısını olumsuz etkileyebilir.
Türkiye’nin ihtiyacı, eleştirel seslerin azaldığı bir görüntü yerine hukukun güvencesinin arttığı, kurumlara güvenin güçlendiği ve herkesin geleceğini daha rahat planlayabildiği bir ortamdır. Yatırımcıya güven vermenin yolu, eleştirileri susturmak olmamalı aksine eleştirilerin dile getirilebildiği bir hukuk düzeni kurmak ve korumak olmalıdır.
Tek seslilik, toplumu da iktidarı da yanıltır. Bir ülkede medya ne kadar tek sesli hâle gelirse, yönetenlerin toplumun gerçek sorunlarını bütün boyutlarıyla görmesi de o kadar zorlaşır. Çünkü yalnızca kendisini destekleyenlerden bilgi alan, yalnızca kendisini öven haberlerle karşılaşan bir yönetim, zamanla kendi oluşturduğu tablonun gerçekliğine inanabilir. Oysa toplumun ekonomik sıkıntıları, adalet beklentisi, gelecek kaygısı ve yönetime yönelik eleştirileri, ekranlarda ne kadar az yer bulursa bulsun ortadan kalkmaz.
Eleştirel medya bu nedenle iktidarın düşmanı olmaz. Tam tersine, yanlış kararların fark edilmesini sağlayarak yönetime düzeltme imkânı sunabilir. Bir gazetecinin sorduğu rahatsız edici soru, bir haberin ortaya çıkardığı usulsüzlük iddiası veya bir televizyon programında dile getirilen eleştiri, yönetim açısından bir tehdit olmak yerine kamu yararı bakımından bir denetim mekanizmasıdır.
Elbette medya kuruluşları da doğru haber yapma, iddiaları doğrulama ve kişilik haklarına saygı gösterme sorumluluğu taşır. Basın özgürlüğü, sorumsuz yayıncılık için sınırsız bir ayrıcalık hakkı sayılmamalıdır. Ancak yanlış haberin karşılığı, hukuki güvenceler çerçevesinde cevap, düzeltme ve gerektiğinde yargısal denetim olmalıdır. Her hukuki tedbirin gazetecilik faaliyetini gereksiz yere engellememesi de aynı derecede önemlidir. Demokrasinin gücü, herkesin aynı şeyi söylemesi demek olarak görülmemelidir. Farklı görüşlerin aynı hukuk düzeni içinde ifade edilmesi kıymetli sayılmalıdır.
İktidarın önünde hâlâ bir tercih var. Halk TV operasyonu, yalnızca bir medya kuruluşunun geleceğiyle ilgili sayılmamalıdır. Aynı zamanda Türkiye’de basın özgürlüğünün, hukukun üstünlüğünün ve kamusal tartışma alanının nasıl korunacağına ilişkin daha geniş bir sınavı olarak görülmelidir. İktidar, bu olayın ardından hukuki gerekçeleri açıkça ortaya koyabilir, uygulanan tedbirlerin gerekliliğini ve ölçülülüğünü kamuoyuna anlatabilir ve gazetecilerin görevlerini yapabilmelerini sağlayacak güvenceleri koruyabilir. Böylece tartışmaların kişisel ve siyasi suçlamalar yerine somut deliller ve hukuk ilkeleri üzerinden yürütülmesine katkıda bulunabilir. Aksi durumda, işlem hukuken gerekçelendirilmiş olsa bile, şeffaflık eksikliği ve basın özgürlüğüne ilişkin kaygılar toplumdaki güvensizliği derinleştirebilir.



